Reklamlar

Devamını mutlaka okuyun

Fi tarihte:
Dedem, "dar kot pantolonu giymeyin kısır olursunuz" derdi.
Babaannem ,"nane limon içtin mi, bir de gripin aldın mı, yarın hiçbir şeyciğin kalmayacak" dedi…
Annem sürekli " mutlaka bir bardak süt içmeli insan” derdi...
Teyzem ,"bir kâse yoğurt yüzlerce hastalığa şifadır" derdi...

Ve biz bunların hiçbirini dinlemedik, çünkü “koca-karı” düşünceleri-önermeleri olarak nitelemiştik. Keşke dinleseydik.
mu? Tabi ki, diş doktoru yollarında gidip geldim, dişlerimdeki çürüklerin tedavileri hala sürmekte. Sonraları diş macunun içindeki fluiorid-in fare zehirlerinde kullanılan bir kimyasal madde olduğunu ve insanların düşünce yeteneklerini de yok ettiğini, öğrendim.
Süt yerine asitli içecekleri tercih ettik.
Yoğurt yerine bol mayonezli "Amerikan Salatası" sofralarımızın baş tacı oldu.
Dar kot giyenlerin varikosel ameliyatlarına neden olduğu gibi erkeklerde "kısırlık" meydana geldiğini öğrendim.
Malbora sigarası içindeki katkı maddesinin, o sigaraya bağlılığı yanı sıra, akciğer kanserlerinde artış gözlenmiş.
Ne hazin bir gerçektir ki, çürük bir nesil yetişmekte, hastane ve sağlık ocaklarında telaşlı bir şekilde hastalığına devasını aramakta. Hızla artış gösteren kanser hastalıkları; insanların korkulu rüyası değil gerçeği oldu…

Demek ki büyüklerimizi dinlememiz gerekirmiş. Biz gittik cami hocalarından derdimize umar bekledik. Tam itikatla “bir bardak suya üç Nas, üç Felak, üç Elham okuyup iç iyi gelir, düzelirsin” sözlerine teslim olduk, bilimden uzaklaştık, yeterli bir sağlık eğitimi verilmedi, bizler de alamadık. Şimdilerde ise;

İnsanlar diyorlar ki, "Ne olacak bizim halimiz?"...

Bilim adamları da diyorlar ki,"GDO’lu yiyeceklerle değişti kanımızın kimyası ve beynimizin DNS"...
Ve
Ben hala diyorum ki," Ne Mutlu Türküm Diyene"... 
Bu sözler yüreğimi iki üç kez hızlı hızlı atmasına neden oldu. Aklımın duvarlarına sorular çarpıp durdu. 
Mutasyon başladı mı?
Değişim ve ayrışım mı?

Bu sözler sonrası kısa bir tur attım geçmişe doğru. Ve sordum kendi kendime "Acaba biz ne zamandır değiştik. Genetiği değiştirilmiş yiyecekler ve içecekleri ne zamandır yemeye-içmeye başladık?" diye.
Yaşım ellilerde ve ben şu anda tam 45 senesi öncesine yol almış durumdayım. Düşüncelerimi ve kuşkularımı paylaşmadan geçemeyeceğim: Çünkü biz hasta değildik, sadece hasta olmaya zorlanan bir toplum adayıydık. Nasıl mı?
Sizlere çocukluğumdan kısa örnekler vereceğim:
Sağlık Bakanlığı yetkilileri tarafından,
-İlkokul çağlarında Amerikan yardımı altında içtiğimiz süt tozlarının ve peynirlerinin kimyasında "melamin" denilen insan sağlığını bozup, kronik bir böbrek hastası adayı olacağımız uyarısı yapılmamıştı... Şimdiyse güzel yurdumun 37 bin diyaliz hastası olduğunun gerçeği akılları donduruyor.
-Senelerce hararetimizi bastırmak için okul kantinlerinde Meysu ve diğer içeceklerin başında gelen COCO COLA-nın içinde E-330 denilen maddenin özellikle mide-barsak kanserlerine yol açtığı uyarısı yapılmadan tükettik. Şimdi ülkemizde teşhisi konulmuş 25 milyon kanser hastası olduğunu bilmek acı veriyor. Hele ki bu içeceklerin/yiyeceklerin Sağlık Bakanlığı onayı ile market ve bakkalların raflarından inmediğini görünce içim daha da kıyılıyor...
-Yurt dışından ithal edilen gökkuşağı renklerindeki kokulu silgi ve kalemlerin üst solunum yolları hastalıkları ile minik ciğerlerimizi nasıl hasta ettiğimizi bilmeden kullanmıştık.
-Tekstil sektöründe kullanılan boya ve kimyası kanser yapan tekstil ürünlerinin ülkemize ithaline geçit verilince, cilt kanserlerinde artış gözlenmiştir...
-Colget ve diğer diş macunlarının içindeki tarım ve ziraatta fare zehiri olarak kullanılan fluorid denilen kimyasal maddenin senelerdir "diş çürüklerine paydos" felsefesi ile düşüncelerimiz fethedilip, yanlış bilgilerle uyutulmadık mı?
-Et ve gıda ürünlerimizin içindeki E-330 adlı maddenin halen kullanıldığını bilmek, bu konuda hala Sağlık Bakanlığımızın onay verdiğini bilmek acı gerçeklerimizdir...
-Okul sıralarında korkudan titreyip kaçacak delik aradığımız o sarılık ve diğer inactiv aşıları hastalık olma korkusuyla yaptırmıştık. Şimdiyse kuşkunun kurtları içimizi kemirmekte. "Acaba genetiği değiştirilmiş bakteriler mi verildi vücudumuza? Belki de beyin DNA-mızı değiştirdiler bu inaktiv ithal aşılarla" Ki bu konuda DOMUZ GRİBİ aşısı senaryolarını unutmuş değiliz.
Hele hele 26 Nisan 1986 Çernobil faciasını hiç unutmadık. Gizli kanser hastalıklarındaki artışları düşündükçe "aklımı" sıyıracağım neredeyse...

Şimdi kendi kendime kuru teselli vermekteyim:
"Bundan sonraki günlerimizde GDO-lu topraklarımızda yetişen ürünleri yesem ne olurrr, yemesem ne olur. Zaten bundan 45 sene öncesi bu hastalık tohumları bedenime girmiş bir kere..."
70 milyonun %70’i genç nüfus olan Türk Halkı, nüfusu yaşlanmış ve genç nüfusu azalmış emperyalist ülkelerin gelecekte iştahlarını kesecekti. İşte bu nedenle üremeye engel olamadıkları Türkiye’yi aşılama yoluyla uzun vadede hasta etmenin senaryoları yıllar öncesi yazılıp-çizilmişti. "Hasta Adam" etiketi elime sıkıştırılmıştı seneler öncesinden.
Sonuç:
Coca cola’yı içtik.
Malbora’yı soluduk.
Kot pantolonu giydik.
Kremalarla...
Peynirlerle...
Süttozlarıyla...
Dondurmalarıyla...
Dondurulmuş etleriyle...
Renkli içecekleriyle...
Kozmetikleriyle...
İlaçlarıyla...
Hatta hatta dijital oyunlarıyla...
Radyasyon deposu işlevini gören, cep telefonları ve bilgisayarlarla...
Hollywood filmlerinden Dallas vb filmleriyle…
Popüler kültür adına, BBG, Vb yarışmalarla…
Ruhen ve bedenen kirlendik-kirletildik zaten. Değişim çok öncelerden başlamıştı, yeni değildi ki...
Ne zaman 1965 senesinde Coca cola, Marlboro ve Kot pantolonları ülkemize geldi; Türk toplumu da o zamandan beri farklılaşmaya ve her türlü kirlenmeler de baş göstermiş oldu.
Hani eski bir Romen sözü vardır:

“Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur ki, iki kez aldatırsa suç sizindir.”

Suç bizim. Çünkü suça razı olduk!.

Emine Pişiren